Gün geçmiyor ki yeni bir teknolojik haberle karşılaşmayalım. Her biri şaşırtıcı, her biri bir öncekinden çekici. Kilobaytlar gigabaytlara çoktan dönüştü. Hızlarımız fiber, her şey bir tık yakınımızda. Televizyonlar örneğin. Önce yarım metreden fazla olan derinlikleri azaldı. Şimdi neredeyse bir kağıt inceliğinde. Yakın geçmişe kadar çevirdikten sonra düşmesini beklediğimiz telefonlar şimdi bilgisayarın yerini aldı. Megapikselleri gözün gördüğü kaliteyi geçmek üzere olan fotoğraf makineleri…
Yaş aralığı gözetmeyen bu bağımlılık toplu iletişimi güçlendirirken bireysel iletişimi zayıflatıyor. Daha da önemlisi insanın kendisiyle olan iletişimini ortadan kaldırıyor. Teknolojiyle iç içe olmadığımız an eksik hissediyoruz.
Whatsapp’ta gruplarımız var. Olan bitenden her an haberdarız. Sosyal medyada sayısını bilmediğimiz arkadaşlarımız, twitter ve instagramda takipçilerimiz, takip ettiklerimiz. Tıkır tıkır tıkır tıkır… Durmadan yazıyoruz, durmadan paylaşıyoruz… Çılgınlık boyutuna ulaşan sosyal medya paylaşımlarımız artık bağımlılık düzeyinde. “İstesem bırakırım” diyen sigara tiryakileri gibiyiz her birimiz. Fotoğrafını çekip paylaşırken ya da başkalarının paylaştıklarına bakarken koklamayı, tatmayı, nefes almayı ve keyifli zaman geçirmeyi unuttuk. Fotoğrafını çekeyim derken içinde bulunduğumuz anın gerçekliğine bile elimizde tuttuğumuz ekrandan bakar olduk.
Teknoloji ile bağımız arttıkça kaslarımızdaki bağlar zayıfladı. Bununla birlikte artan boyun, bel ve kas ağrılarımız oluştu. Son yıllarda bilekte oluşan karpal tünel sendromları bilmem kaç kat arttı. Herkes sağlıklı olmak istiyor ancak sayısı artan fizik tedavi ve zayıflama merkezleri oluyor.
Peki gerçekten istediğimiz bu mu? Mutluluğumuz teknolojiyle iç içe olmaktan, ona bağımlı kalmaktan mı geçiyor? Şarjımız bittiğinde ya da elektrikler kesildiğinde travmaya mı gireceğiz?
Tabi ki hayır! Son dönemlerde doğa turizmine artan ilgi, doğaya olan özlemin kanıtı niteliğinde. Farkına vardık ki doğal olan herşeyi özlemişiz. Gerçekten becerebildiğimizde karşılıklı sohbet etmenin yazışmaktan daha keyifli olduğunu hatırladık. Karşımızdakiyle gözle kurduğumuz iletişimin gücünün başka hiçbir iletişim çeşidinde olmadığını hatırladık. Sanal paylaşımlar yerine gerçek bir paylaşımın karşımızdakinde oluşturduğu mutluluğu içimizde hissettik. Ve binlerce fotoğraf ya da video izlesek dahi bir çağlayanın yanında olmanın, sıçrayan damlalarını yüzünde hissetmenin ne demek olduğunu hatırladık.
Teknoloji kucağımızda bulduğumuz bir bebek gibi. Çok sevimli ve eğlenceli. Oynadıkça tatlı tatlı bize gülüyor. Sürekli ilgi istiyor. Bir gün büyüyecek. Ona olan sevgimiz hep varlığını koruyacak ancak doyuma ulaştığımızda tabiat ananın küsmediğini, aynı şefkatle bizi beklediğini görmek mutluluk verecek.
Ne mutlu kendini bu şefkatin kollarına bırakabilme fırsatına sahip olanlara. Ne mutlu bir köyü olan ve bu köyle bağını koparmayanlara. Ne mutlu yosun tutmuş bir ağaca dokunabilene. O ağacın yer aldığı ormanda yürüyebilene. Ne mutlu toprağa çıplak ayakla basabilene… Ve ne mutlu bunları bugün yapabilene…
